Hafta sonu planınıza 5 film, 5 dizi, 5 kitap önerisi

Hafta sonu için bir film seçmek bazen izlemekten daha çok vakit alabiliyor. Bu yüzden üzerine düşünmenize gerek kalmadan planlarınıza ekleyebileceğiniz 5 film, 5 dizi ve 5 kitap seçtik. Bunların kimi nostaljik, kimi komik, kimi de biraz hüzünlü. Hepsinin ortak noktası ise aynı: izledikten ya da okuduktan sonra bir süre daha akılda kalmaları.

Keyifli hafta sonları. 🎉

Filmler 🎬
Cinema Paradiso (1988)

Sicilya’da küçük bir kasabada büyüyen Toto’nun hikâyesi, köy sinemasının makinisti Alfredo ile kurduğu dostluk üzerinden şekilleniyor. Film, sinemayı yalnızca perdeye yansıyan görüntüler olarak değil; insanların birlikte güldüğü, ağladığı, beklediği ve hayatlarının bir parçası hâline getirdiği kolektif bir deneyim olarak hatırlatıyor. Ennio Morricone’nin müziği ise bu hafızanın neredeyse ayrı bir karakteri gibi çalışıyor.

Giuseppe Tornatore’nin Oscar ödüllü filmi çok bilinen bir klasik olabilir, ama bugün hâlâ etkisini korumasının nedeni sadece nostaljisi değil. Alfredo’nun Toto’ya açtığı alan, bir yetişkinin genç birinin hayatına gerçekten dokunabilmesi üzerine güçlü bir şey söylüyor. Filmin finalinde geri dönen “kesilmiş öpüşme sahneleri” ise sinemanın kaybettiklerimizi bile bir gün bize başka bir biçimde iade edebileceğini gösteriyor.

Yönetmen: Giuseppe Tornatore | Başrol: Salvatore Cascio, Philippe Noiret

The Darjeeling Limited (2007)

Babalarının ölümünün ardından Hindistan’da bir trende yeniden bir araya gelen üç kardeş, iyileşmeyi neredeyse bir seyahat programı gibi planlamaya çalışıyor. Francis, Peter ve Jack’in yanlarında taşıdığı valizler sadece eşyalarla değil; kırgınlıklar, suçluluklar ve yıllardır söylenmemiş cümlelerle dolu. Wes Anderson’ın mavi-sarı paleti ve The Kinks’ten Satyajit Ray müziklerine uzanan ses dünyası, filmin yas duygusunu beklenmedik bir canlılıkla taşıyor.

The Darjeeling Limited, Anderson filmografisinde çoğu zaman biraz geride kalan bir iş gibi anılır. Oysa tam da bu “ortanca çocuk” hissi filmi özel kılıyor. Her şey aşırı stilize görünürken, merkezde oldukça dağınık ve sahici bir kardeşlik hikâyesi var. Kendini bulmak için yola çıkıp, aslında birbirine dönmek zorunda kalan insanların filmi.

Yönetmen: Wes Anderson | Başrol: Owen Wilson, Adrien Brody, Jason Schwartzman

The Secret World of Arrietty (2010)

Bir evin döşemelerinin altında yaşayan minik insanlar ve o evdeki hasta çocuk Sho arasında kurulan dostluk, Ghibli’nin en sakin ama en incelikli dünyalarından birini açıyor. Mary Norton’ın The Borrowers romanından uyarlanan film, büyük maceralardan çok küçük nesnelerin, bahçelerin, odaların ve ev içi detayların güzelliğine bakıyor. Cécile Corbel’in Breton folk tınıları ve harp ağırlıklı müziği de bu minyatür dünyanın ritmini belirliyor.

Arrietty’nin gücü, farklı ölçeklerde yaşayan iki karakteri basit bir “sevimlilik” fikrine hapsetmemesinde. Ev burada neredeyse Architectural Digest sayfalarından çıkmış gibi dikkatle kurulmuş bir alan; ama aynı zamanda kırılganlığın, ölümlülüğün ve görünmeden var olmanın mekânı. Yağmurlu bir pazar günü açılacak kadar yumuşak, ama bittikten sonra insanın yaşadığı alanlara başka bir dikkatle bakmasına neden olacak kadar zarif.

Yönetmen: Hiromasa Yonebayashi | Seslendirme: Mirai Shida, Ryunosuke Kamiki

Life Is Beautiful / La vita è bella (1997)

Roberto Benigni’nin filmi, İkinci Dünya Savaşı’nın en karanlık yüzlerinden birini, bir babanın oğlunu korumak için kurduğu hayal gücü üzerinden anlatıyor. Yahudi kitapçı Guido ve oğlu Giosué ile birlikte toplama kampına gönderildiğinde, oğlunun yaşananları bir “oyun” gibi algılaması için gerçeğin etrafına başka bir hikâye örmeye çalışır. Komediyle trajedi arasındaki geçişler bu yüzden filmin en riskli ama en belirleyici tarafını oluşturuyor.

Life Is Beautiful, ağır bir konuyu hafifletmeye çalışmıyor; daha çok hikâye anlatmanın bazen bir savunma biçimine dönüşebileceğini gösteriyor. Guido’nun neşesi, gerçekliği inkâr eden bir iyimserlikten değil, çocuğunun masumiyetini son ana kadar koruma isteğinden geliyor. Bu yüzden film, ebeveyn fedakârlığı ve anlatının koruyucu gücü üzerine hâlâ çok güçlü bir yerde duruyor.

Yönetmen: Roberto Benigni | Başrol: Roberto Benigni, Nicoletta Braschi

About Time (2013)

Tim Lake, ailesindeki erkeklerin kendi geçmişlerinde zamanda geriye gidebildiğini öğrendiğinde, bu yeteneği ilk başta aşk hayatını düzeltmek için kullanır. Mary ile ilişkisi filmin görünen romantik komedi tarafını kurar; ama hikâye ilerledikçe asıl ağırlık Tim’in babasıyla kurduğu bağa, kayba ve sıradan günlerin değerine kayar. Richard Curtis burada fantastik bir fikri büyük bir zaman paradoksuna değil, küçük hayat anlarına bağlar.

About Time’ın kalıcı olmasının nedeni, “keşke geri dönebilsem” düşüncesini büyük pişmanlıklardan çok gündelik detaylara yöneltmesi. Bir yürüyüş, bir yemek, bir sohbet, bir baba-oğul anı… Film, hayatı kusursuzlaştırmanın değil, zaten yaşanırken gözden kaçan şeyleri fark etmenin peşinde. Romantik komedi gibi başlayıp, zamanla şükran ve ölümlülük üzerine beklenmedik ölçüde duygusal bir yere varıyor.

Yönetmen: Richard Curtis | Başrol: Domhnall Gleeson, Rachel McAdams, Bill Nighy

Diziler 📺
Call My Agent! / Dix pour Cent (2015–2020)

Paris’te bir oyuncu ajansının içinden ilerleyen Call My Agent!, sinema ve televizyon dünyasına hem sevgiyle hem de hafif alaycı bir mesafeyle bakıyor. ASK ajansında çalışan menajerler, bir yandan ünlü oyuncuların krizlerini yönetmeye çalışırken, bir yandan kendi dağınık hayatlarını ayakta tutmaya uğraşıyor. Isabelle Adjani, Juliette Binoche ve Monica Bellucci gibi yıldızların kendilerini abartılı versiyonlarıyla canlandırdığı cameo’lar dizinin en eğlenceli taraflarından biri.

Diziyi özel kılan şey, sektörün kaosunu sadece içeriden bir mizah malzemesi olarak kullanmaması. Oyuncular, menajerler, setler, kırılgan egolar ve son dakika krizleri arasında, eğlence endüstrisinin görünmeyen emeğine de yer açıyor. Hızlı temposu ve keskin diyaloglarıyla tam bir “içeriden aşk mektubu”; üstelik Fransız sinema kültürüne çok hâkim olmasanız bile ritmine kapılmak kolay.

Yaratan: Fanny Herrero | Başrol: Camille Cottin, Thibault de Montalembert

Slings & Arrows (2003–2006)

Kurgusal bir Kanada Shakespeare festivalinde geçen Slings & Arrows, tiyatro dünyasının kapalı, tuhaf ve tutkuyla çalışan insanlarını anlatıyor. Eski oyuncu ve yönetmen Geoffrey Tennant, geçmişte bir Hamlet temsili sırasında yaşadığı ruhsal çöküşün ardından yeniden aynı festivalin merkezine döner. Her sezon Hamlet, Macbeth ya da Kral Lear gibi bir Shakespeare oyununu merkeze alırken, sahne arkasındaki egolar, para sorunları ve yaratıcı krizler de oyunun kendisi kadar önemli hâle gelir.

Dizi, Shakespeare bilgisi gerektirmeden tiyatronun o biraz deliliğe yakın enerjisini çok iyi yakalıyor. Sanat ile ticaret, tutku ile tükenmişlik, yaratıcılık ile kontrol ihtiyacı arasındaki gerilimi hem komik hem de şaşırtıcı derecede dokunaklı bir yerden kuruyor. Kült statüsünü fazlasıyla hak eden ama hâlâ yeterince keşfedilmemiş işlerden biri.

Yaratan: Susan Coyne, Bob Martin, Mark McKinney | Başrol: Paul Gross, Martha Burns

My Brilliant Friend / L’Amica Geniale (2018–2024)

Elena Ferrante’nin Napoliten romanlarından uyarlanan My Brilliant Friend, Elena ve Lila’nın çocukluktan yetişkinliğe uzanan arkadaşlığını savaş sonrası Napoli’nin sert sınıfsal dokusu içinde anlatıyor. Bu yalnızca iki kadının dostluğu değil; aynı zamanda zekânın, hırsın, yazma arzusunun ve sosyal hareketliliğin nasıl kişisel bir mücadeleye dönüşebildiğinin hikâyesi. Napoli burada dekor değil, karakterlerin kaderini belirleyen canlı ve baskıcı bir alan gibi duruyor.

Dizinin gücü, kadın dostluğunu romantize etmeden bütün karmaşıklığıyla gösterebilmesinde. Elena’nın anlatma ve hatırlama arzusu, Lila’nın kaçak ve ele avuca sığmayan zekâsıyla sürekli bir gerilim içinde. Popüler kitap serisine dayanmasına rağmen uyarlama, özellikle ilk sezonlarında Türkiye’de hak ettiği kadar konuşulmamış bir derinliğe sahip. Büyümek, uzaklaşmak ve birini hem sevmek hem de onun gölgesinde kalmak üzerine çok güçlü bir anlatı.

Yaratan: Saverio Costanzo | Başrol: Margherita Mazzucco, Gaia Girace

Derry Girls (2018–2022)

1990’larda Kuzey İrlanda’nın Derry kentinde geçen dizi, Troubles döneminin gölgesinde büyüyen bir grup genç kızın ve onlara eşlik eden bir İngiliz çocuğun okul hayatını izliyor. Erin, Orla, Clare, Michelle ve James’in gündelik krizleri çoğu zaman ödevlerden, ailelerden, okul kurallarından ve ergenlik utançlarından ibaret gibi görünür. Ama arka planda siyasi gerilim hep oradadır; bazen bir haber bülteninde, bazen bir kontrol noktasında, bazen de yetişkinlerin suskunluğunda.

Derry Girls’ü bu kadar iyi yapan şey, ağır bir tarihsel dönemi komedinin arka planına yerleştirirken hiçbir şeyi hafife almaması. Mizahı hızlı, karakterleri gürültülü, temposu çok canlı; ama finaline doğru büyümenin yalnızca kişisel değil, politik bir şey olduğunu da hissettiriyor. İzleme değeri yüksek, sıcak ve enerjik bir iş arayanlar için çok iyi bir seçenek.

Yaratan: Lisa McGee | Başrol: Saoirse-Monica Jackson, Nicola Coughlan, Jamie-Lee O’Donnell

Mozart in the Jungle (2014–2018)

Blair Tindall’ın anı kitabından esinlenen Mozart in the Jungle, New York Senfoni Orkestrası’na benzeyen kurgusal bir orkestranın iç dünyasına bakıyor. Genç obuacı Hailey, klasik müzik dünyasında kendine yer açmaya çalışırken, orkestranın yeni şefi Rodrigo kuralları, hiyerarşileri ve alışkanlıkları sürekli yerinden oynatıyor. Klasik müzik burada ulaşılmaz ve ağır bir alan gibi değil; rekabetin, arzunun, disiplinin ve kaosun iç içe geçtiği canlı bir dünya gibi duruyor.

Dizi, sanat üretiminin sahneye çıkan parlak kısmından çok, o sahnenin arkasındaki ego savaşlarına ve kırılganlıklara bakıyor. Gael García Bernal’in sınır tanımayan Rodrigo’su dizinin ritmini belirlerken, Lola Kirke’nin Hailey’si bu büyük yapının içinde sesini bulmaya çalışan daha sakin bir merkez kuruyor. Klasik müziği sevdirmek gibi düz bir hedefi yok; daha çok tutkuyla çalışan insanların ne kadar dağınık, komik ve insani olabileceğini gösteriyor.

Yaratan: Roman Coppola, Jason Schwartzman, Alex Timbers | Başrol: Gael García Bernal, Lola Kirke

Kitaplar 📖
Rüzgârın Gölgesi – Carlos Ruiz Zafón

Barselona’da, İç Savaş sonrası dönemin gölgesinde geçen Rüzgârın Gölgesi, genç Daniel Sempere’nin Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı’nda gizemli bir roman bulmasıyla başlar. Daniel, Julián Carax adlı yazarın izini sürerken, yalnızca bir kitabın değil; aşkların, kayıpların, sırların ve yok edilmek istenen hafızaların peşine düşer. Zafón’un Barselona’sı sisli sokakları, eski kitapçıları ve gotik atmosferiyle başlı başına bir karakter gibi çalışır.

Bayan Dalloway – Virginia Woolf

1925’te yayımlanan Bayan Dalloway, Londra’da tek bir gün içinde geçer: Clarissa Dalloway akşam vereceği parti için hazırlık yaparken, zihni onu geçmişe, kaçırılmış ihtimallere ve hayatının dönüm noktalarına götürür. Virginia Woolf’un ustalıkla kullandığı bilinç akışı tekniği sayesinde, sıradan görünen anların içindeki duygusal ağırlık görünür hâle gelir. Roman, paralel olarak savaştan dönen ve travmalarıyla mücadele eden Septimus Warren Smith’in hikâyesini de takip eder. Zaman, hafıza ve insanın kendi hayatına dönüp bakışı üzerine kurulu; bitirdikten sonra uzun süre akılda kalan modern bir klasik.

84 Charing Cross Road – Helene Hanff

New Yorklu yazar Helene Hanff’ın Londra’daki Marks & Co. kitabevine nadir kitaplar için yazdığı mektuplarla başlayan bu kısa metin, zamanla yirmi yıla yayılan gerçek bir dostluğa dönüşür. Özellikle kitapçı Frank Doel ile kurduğu ilişki, hiçbir zaman yüz yüze gelmeden de bir bağın ne kadar sıcak ve sahici olabileceğini gösterir. Savaş sonrası İngiltere’nin kıtlık koşulları, Hanff’ın gönderdiği küçük hediyeler ve mektupların gündelik tonu kitabın arka planını incelikle doldurur.

Sevgili Hayat – Alice Munro

Alice Munro’nun Nobel’den önce yayımlanan son öykü kitabı Sevgili Hayat, gündelik hayatın yüzeyinde sessizce duran kırılmaları izler. Çoğunlukla kırsal Ontario’da geçen öykülerde aşk, yalnızlık, suçluluk, kayıp ve ölüm büyük açıklamalarla değil; küçük kararlar, yanlış hatırlamalar ve yarım kalmış konuşmalarla görünür olur. Kitabın sonundaki “Final” bölümü ise Munro’nun kendi çocukluğuna yaklaşan otobiyografik metinlerden oluşur.

Norveç Ormanı – Haruki Murakami

Toru Watanabe’nin 1960’ların sonundaki Tokyo yıllarını hatırlamasıyla açılan Norveç Ormanı, gençlik, kayıp ve hafıza üzerine Murakami’nin en gerçekçi romanlarından biri. Toru’nun Naoko ve Midori ile kurduğu ilişkiler, yalnızca romantik bir üçgen değil; geçmişe bağlı kalmak ile şimdiye tutunmak arasındaki derin ayrımı da görünür kılar. Kitabın adını aldığı Beatles şarkısı, bütün romana yayılan nostaljik ve hüzünlü tonu belirler.

Murakami’nin daha fantastik dünyalarından uzak duran bu roman, genç yaşta yaşanan kayıpların insanın bütün hayatına nasıl sızdığını anlatır. Tokyo’nun öğrenci hayatı, politik atmosferi ve kişisel yalnızlıkları içinde Norveç Ormanı, büyümenin bazen bir şeyleri geride bırakmaktan çok, onlarla yaşamayı öğrenmek anlamına geldiğini hissettirir.