Yanlış hayatı seçmekten korkanlar için 5 film, 5 dizi ve 5 kitap

Bazı korkular çığlık atmaz. Sessizce hissedilir, sabah kahveni içerken ya da birinin gülüşünü izlerken aniden göğsüne çöker: ya bu hayat benim hayatım değilse? Bu liste tam da o soruyla baş başa kalanlar için. Buradaki hiçbir yapım sana cevap vermiyor; çünkü cevap sende saklı. Ama hepsinin ortak bir yanı var: o soruyu, kaçmadan, dürüstçe sormayı biliyor. Ne büyük dramalar var burada ne de katarsis vaat eden sonlar. Sadece insanlar ve onların sessiz, inatçı, bazen güzel bazen dayanılmaz belirsizlikleri.

Yazının sonunda sizi görmek istediğiniz yeni derlemeler için küçük bir anket de bekliyor ✍🏻

İyi hafta sonları 🩶

Filmler 🎬
The Apartment (1960)

Billy Wilder'ın bu filmini bir romantik komedi olarak hatırlayanlar, aslında ne izlediklerini tam olarak kavrayamamış demek. C.C. Baxter, kariyer yapmak için dairesini üstlerine ödünç veren, hayatının içinden geçmesine izin veren bir adam ve bu başlı başına trajik bir portre. Fran Kubelik ise yanlış adamı seçmenin ne demek olduğunu bedeniyle biliyor. Wilder, 1960'ın parlak stüdyo estetiği içinde şaşırtıcı derecede acımasız bir yalnızlık hikayesi anlatıyor; Jack Lemmon'ın o görünürde masum, içten içe çöken performansıyla birleşince film bir dönem komedisinden çok, vicdanın gecikmeli uyanışına dair bir şeye dönüşüyor. Mizahı gerçek acının üstünü örtmek için değil, onu daha da görünür kılmak için kullanıyor.

Yönetmen: Billy Wilder | Başrol: Jack Lemmon, Shirley MacLaine

Millennium Mambo (2001)

Hou Hsiao-hsien bu filmde zamanı alışılmadık bir şekilde kırıyor: Vicky'nin sesi, yaşananları on yıl sonrasından anlatıyor ama beden hâlâ orada, o gece klübünün neon ışıklarında, o işlevsiz ilişkinin içinde. Bu ayrışma filmin tam kalbinde duruyor; çünkü Vicky ne tam orada ne de tam dışarıda. Taipei'nin o ağır, uyuşuk gecelerinde, kendine ait bir hayatın eşiğinde asılı kalıyor. Mark Lee Ping-bin'in görüntüleri adeta elle tutulabilecek kadar fiziksel; ışık, duman, hareket, hepsi o belirsizliğin bedensel karşılığı gibi. Türkiye'de neredeyse hiç konuşulmayan bu film, "yanlış yerde takılı kalmak" hissini başka bir yönetmenin aklına gelmeyecek bir ustalıkla görselleştiriyor.

Yönetmen: Hou Hsiao-hsien | Başrol: Shu Qi

Inside Llewyn Davis (2013)

Coen kardeşler bu filmde başarıyı değil, başarısızlığın içindeki onuru ve onurun bile bazen ne kadar yorucu olduğunu anlatıyor. 1961 Greenwich Village'ında bir folk müzisyenin dondurucu bir haftasını takip eden film, döngüsel yapısıyla seyirciye sessizce şunu söylüyor: bazı insanlar bir yerden bir yere gitmez, döner durur. Llewyn'in yeteneği tartışmasız; ama dünya onun için açılmıyor, o da dünyaya açılmıyor. Oscar Isaac bu rolde kelimelerle değil, sessizliklerle oynuyor ve bu, filmi sıradan bir hayal kırıklığı hikayesinden ayıran şey. T Bone Burnett'in hazırladığı müzikler sahte nostaljiye düşmeden dönemin ruhunu yakalıyor; her şarkı bir özet gibi.

Yönetmen: Joel & Ethan Coen | Başrol: Oscar Isaac

Columbus (2017)

Kogonada'nın ilk uzun metrajlı filmi, mimariyi bir dekor olarak değil bir dil olarak kullanıyor. Indiana'nın küçük Columbus şehrinde, modernist mimarisiyle ünlü ama görece bilinmez bir yerde, takılı kalmış bir genç kadın ile tanımadığı babasının yanına gelmek zorunda kalan bir adam arasındaki o yavaş, düşünceli bağlanmayı anlatıyor. Film boyunca büyük krizler yaşanmıyor; sadece iki insan, kendi seçemedikleri hayatların ağırlığını birbirlerine fısıldıyor. Haley Lu Richardson'ın performansı, kırılgan ama hiç melodramatik olmayan yapısıyla bu filmin neden izlendikten sonra uzun süre akılda kaldığını açıklıyor. Kogonada her kareyi bir fotoğraf gibi kuruyor ama filmi hiçbir zaman soğuk hissettirmiyor.

Yönetmen: Kogonada | Başrol: Haley Lu Richardson, John Cho

Wanda (1970)

Barbara Loden'ın tek yönetmenlik denemesi ve bu yüzden zaten trajik bir meta anlamı var. Pennsylvania'nın kömür madeni kasabalarında, kocasından ve çocuklarından sessizce ayrılan bir kadının hiçbir yere gitmeyen yolculuğunu anlatıyor. Wanda ne isyan ediyor ne de acı çekiyor; sadece sürükleniyor ve bu sürüklenişin içinde o korkunç soru beliriyor: hiç bir hayatı gerçekten seçti mi? Loden hem yazdı hem yönetti hem de başrolü oynadı; filmi bitirdikten kısa süre sonra kanserden öldü. Sinema tarihinin en az konuşulan ama en derinden vuran feminist yapıtlarından biri.

Yönetmen: Barbara Loden | Başrol: Barbara Loden

Diziler 📺
Please Like Me (2013–2016)

Josh Thomas'ın kendi hayatından beslenen bu Avustralya yapımı, ruh sağlığını, cinselliği ve aile dinamiklerini o kadar doğal ve o kadar komik bir arada tutuyor ki bazen gülerken içinizin sıkıştığını fark etmiyorsunuz. Josh, yirmi küsur yaşında hem annesinin depresyonuyla hem de kendi kimliğiyle eş zamanlı yüzleşmek zorunda kalıyor; dizi bunu ne dramatize ediyor ne de küçümsüyor. Her bölüm kısa, tempolu ve şaşırtıcı derecede sahici. Türkiye'de neredeyse hiç bilinmesine rağmen bu temadaki en dürüst işlerden biri.

Yaratan: Josh Thomas | Başrol: Josh Thomas, Deborah Mailman

Easy (2016–2019)

Joe Swanberg'in Chicago'da geçen bu antoloji dizisi, her bölümde farklı bir ilişkiyi; açık ilişkiler, eski sevgililer, yeni başlangıçlar, durgunluklar, mercek altına alıyor. Büyük bir olay örgüsü yok; sadece insanlar ve birbirlerine karşı dürüst olmaya çalışırken yaptıkları o küçük, belirleyici hatalar. Swanberg'in doğaçlamaya açık yönetim tarzı sayesinde diyaloglar hiçbir zaman yazılmış gibi hissettirmiyor. Orta sınıf Amerikan hayatının o "her şey yolunda ama bir şey eksik" havasını bu kadar rahatsız edici biçimde yakalayan başka bir dizi aklıma gelmiyor.

Yaratan: Joe Swanberg | Başrol: Marc Maron, Malin Åkerman, Dave Franco

Lovesick (2014–2018)

Başlangıçta klişe bir premise gibi görünüyor: genç adam cinsel yolla bulaşan hastalık teşhisi aldıktan sonra eski partnerlerini aramak zorunda kalıyor. Ama dizi çok geçmeden bu kurguyu bir araç olarak kullanıp asıl meselesine odaklanıyor; geçmişin seçimleri, kaçırılan anlar, neyi neden istediğimizi anlamadan önce nasıl davrandığımız. Netflix'in yeniden adlandırmasıyla geniş bir kitleye ulaştı ama hâlâ hak ettiği ilgiyi görmüyor.

Yaratan: Tom Edge | Başrol: Johnny Flynn, Antonia Thomas

Detectorists (2014–2017)

Metal dedektörüyle İngiliz kırsalında dolaşan iki adam hakkında bir dizi gibi görünüyor; ama Detectorists aslında hayatı sessizce kaçırdığını hisseden insanlar üzerine kurulmuş nadir işlerden biri. Mackenzie Crook'un yazıp yönettiği bu küçücük dünya, büyük başarılardan ya da dramatik kırılmalardan çok; kendi ritmini bulmaya çalışan insanların kırılgan huzuruyla ilgileniyor. Karakterler “başarısız” değil, sadece modern hayatın onlardan istediği hızda yaşayamıyorlar. Dizi de bunu bir eksiklik gibi değil, başka bir varoluş biçimi gibi görüyor. İngiliz kırsalının o rüzgârlı, sakin atmosferi içinde her bölüm neredeyse meditasyon gibi akıyor.

Yaratan: Mackenzie Crook | Başrol: Mackenzie Crook, Toby Jones

Togetherness (2015–2016)

Mark ve Jay Duplass'ın HBO için yaptığı bu dizi, otuzların ortasında bir çift ile evin bodrum katına yerleşmek zorunda kalan iki arkadaşın, dört insanın, kendi hayatlarının içinde kendilerine nasıl yabancılaştığını gösteriyor. Dramatik bir olay yok; sadece o ağır, gündelik his: "İstediğim bu muydu?" Duplass kardeşlerin minimalist, neredeyse belgesel tarzı sayesinde karakterler hiçbir zaman bir temsil gibi hissettirmiyor.

Yaratan: Mark Duplass, Jay Duplass | Başrol: Mark Duplass, Melanie Lynskey

Kitaplar 📖
Adelaide - Genevieve Wheeler

Londra'da yaşayan yirmi altı yaşında bir Amerikalının, kendisini seven ama bir türlü sevemeyen biriyle geçirdiği o yorucu, döngüsel süreci anlatan bu roman; romantik bir hayal kırıklığından çok, başkasının hayatını tutarken kendi hayatını nasıl kaybettiğimizin hikayesi. Wheeler, Adelaide'in o içgüdüsel iyiliğini ve farkındalığını hiç bulanıklaştırmıyor; okuyucu her şeyi görüyor, o yüzden acı da iki katına çıkıyor. Debü roman için bu kadar olgun ve bu kadar dürüst bir ses bulmak zor.

Yazar: Genevieve Wheeler

Karşılaşmalar - Natasha Brown

112 sayfa. Ama her sayfası ağır. Londra'nın finans dünyasında "doğru her şeyi yapmış" Siyahi bir kadının, sevgilisinin ailesiyle geçireceği bir hafta sonu partisinin saatlerini sayarken aslında kendi hayatının parçalarını teker teker gözden geçirdiği bu roman, kimlik ve sınıf meselesini hiç bağırmadan, hiç slogana düşmeden anlatıyor. Natasha Brown'ın cümleleri kısa ve kesik; ama bu bir eksiklik değil, karakterin zihninin tam karşılığı. "Doğru hayatı" inşa etmenin neden bazen en derin yabancılaşmaya yol açtığını bu kadar az kelimeyle anlatan başka bir roman bilmiyorum.

Yazar: Natasha Brown

Kopenhag Üçlemesi - Tove Ditlevsen

Tove Ditlevsen'in otobiyografik üçlemesi, bir kadının sadece büyümesini değil, kendi hayatının içinde yavaş yavaş çözülmesini anlatıyor. Çocukluk, Gençlik ve Bağımlılık boyunca Ditlevsen sürekli aynı şeye tutunmaya çalışıyor: yazmaya. Ama sınıf, evlilik, annelik, bağımlılık ve dönemin kadınlardan beklediği hayat, onu her defasında başka bir yöne sürüklüyor. Kitabın en sarsıcı tarafı dramatik olmaya hiç çalışmaması; Ditlevsen en ağır şeyleri bile öyle sade, öyle sakin yazıyor ki cümleler geç gelip içinize yerleşiyor. Pandemi döneminde yeniden keşfedilip dünya çapında büyük bir okur kitlesine ulaşan bu üçleme, “kendine ait bir hayat kurmaya çalışırken kendini kaybetme” hissini modern edebiyatta en çıplak anlatan işlerden biri.

Yazar: Tove Ditlevsen

Hava Durumu - Jenny Offill

Kısa, kesik cümleler. Uzun düşünceler. Offill bu romanda bir kütüphaneci kadının; ablasına bakan, öğrencilere destek veren, iklim krizini düşünürken çamaşır yıkayan; zihnini aktarıyor. Bir olay örgüsü kitabı değil bu; bir farkındalık kitabı. Hayatın içinde kendine yer bulmaya çalışırken hem büyük hem küçük kaygıların nasıl bir arada yaşandığını, birinin nasıl hem burada hem de başka bir yerde olduğunu bu kadar isabetli yazan başka bir roman bilmiyorum.

Yazar: Jenny Offill

Dinlenme ve Rahatlama Yılım - Ottessa Moshfegh

Anlatıcının adı yok, geçmişi silik, geleceğe dair hiçbir planı yok; sadece bir yıl boyunca uyumak istiyor. Bu istek ne kadar saçma gelirse gelsin, roman ilerledikçe onu anlıyorsunuz; hatta bir noktada onun tarafında olduğunuzu fark edip kendinize şaşırıyorsunuz. Moshfegh bu kitapta modern hayatın içindeki derin yorgunluğu; performans etme, var olma, sevilme yorgunluğunu; alışılmadık derecede soğuk bir mizahla yazıyor. Rahatsız edici ama serbest bırakmıyor.

Yazar: Ottessa Moshfegh