Değer yaratmanın formülü
Zeynep Çalandağ
3 Nisan 2024
Değer yaratmanın bir formülü olduğuna inanıyor ve bunun önemini herkese anlatmak istiyor. Tasarım odaklı düşünmenin şirketlerce benimsenmesi gerektiğini vurguluyor. Mete Yurtsever bize hikayesini anlattı.
Mete Yurtsever kimdir?

Ben 1970 Ankara doğumluyum. ODTÜ ihtisas mezunuyum. İlk iş deneyimim bir araştırma şirketinde oldu 3-4 sene kadar. Ondan sonraki yirmi sene Anadolu Efes'te pazarlama alanında çalıştım. Bunun da 13-14 senesi 5 ayrı ülkede geçti. Kurumsal hayattan sonra da 6 yıldır kendi girişimim olan Innolabz’i yürütüyorum. Burada da tasarım odaklı düşünme çerçevesinde, insan odaklı bir şekilde firmalara değer yaratma usullerini değiştirmeleri konusunda yardımcı oluyorum. Fasilitasyon yapıyorum. Aynı zamanda kurduğum topluluklar da var. Burada da aslında bildiklerimi biraz Mete'nin bundan yirmi sene önceki haline yardımcı olacak şekilde anlatıyorum. Kitap kulübü, dijital akıl kulübü gibi aslında podcastimin de alanı olan konularda yardımcı oluyorum. Birbirimizin gelişimine destek olmaya çalışıyoruz.

Değer yaratmak sizin için tam olarak ne anlama geliyor?

Değer yaratmanın bir formülü olduğunu düşünürsek, bunun beş elementten oluştuğuna inanıyorum ben. Merak, pozitif düşünme, iş birliği, çeşitlilik ve eylem odaklılık. Bunları da hatta, diversium, collectivum gibi elementleştirdim. Çünkü değer yaratmak için öncelikle meraklı olmak gerekiyor. Bilmeye açık olmak ve buna bir açlık duymak gerekiyor. Aynı zamanda da sorgulamak gerekiyor. Her şeyi olduğu şekilde kabul etmemek gerekiyor. Farklı disiplinlerden gelen, farklı geçmişlere, farklı bakış açılarına sahip insanların bir arada olmasını gerektiren bir çeşitlilik gereksinimi var. Aynı zamanda bu kişiler de birbirleriyle çalışmaya açık olmak ve ortak bir amaca gitmek için bir arada olmak durumundalar. Bu da iş birliğini gerektiriyor. Ve tabii çok önemli bir konu yine olumlu bir bakış açısına sahip olmaları gerekiyor. Bir şeyin neden olmayacağına odaklanıyoruz genelde, yani neden bu iş olmaz diye düşünmeye daha yakınız. Halbuki nasıl oldurabileceğimize bakmamız lazım. Enerjimizi buna harcamamız lazım. Ve son olarak da eylem odaklı olmak lazım. Bir şeyleri planlayıp harekete geçmemek, atalet durumundan kurtulmamız lazım. Küçük küçük denemelerle bunu hayata geçirmek lazım ve sürekli iyileştirme yapmak lazım. Bence hayatta değer yaratmak için bunlar gerekli ve ancak biz değer yaratarak kendimizi gerçekleştirebiliyoruz. Hem de etrafımıza fayda sağlıyoruz. Bence bu bir insanın anlam arayışının en değer kazandığı yer. 

Bu kavramı iş hayatınıza hangi noktada kattınız?

Aslında değer bir firma için de çok önemli. Çünkü bir sermayeyle, oradaki iş gücünü birleştirip daha yüksek bir değer elde etmeye çalışıyorsunuz ki şirket de devamlılığını sağlasın. Aslında şirketler de değer yaratmak üzere kuruluyorlar. Fakat bunu bilinçli değil de biraz daha mekanik bir halde  büyüme baskısı ile akla ilk gelen şekliyle yapıyorlar. Bundle’da yayınlanmış bir makalemde de bahsettiğim gibi, sürekli piyasaya problemi olmayan çözümler sunuyorlar. Halbuki sorun odaklı olmak lazım. İnsanların ne tür sorunlar yaşadıklarına bakmak lazım. Oradan bir çözüm yaratmak lazım. Şu anda daha çok kötü örneklerini gördüğümüz bir teknolojinin varlığıyla, teknolojiden bir çözüm üretilmeye çalışılıyor. Ama bu birçok zaman çözüm olmuyor, dert çözmüyor. Böyle olduğu zaman da bocalamalar ve çuvallamalar oluyor. O yüzden ben hep değer yaratarak ancak bir şirketin varlığını sürdürebileceğini, kar elde edebileceğine inandım. Bütün dünyada bunu söylüyor fakat bu işin zor kısmı. İnsanlar daha çok bildikleri şeyleri kopyalayarak, çoğaltarak şirketleri sürdürmek istiyorlar. Bu da uzun dönemde bir sonuç getirmiyor. 

Kurumsalda çalışırken de hep bu düşüncede miydiniz yoksa yolunuzu bu tarafa çevirmenizi tetikleyen bir şey oldu mu?

Aslında bize verilen şekillerde, usullerde çalışıyoruz. Tabii ki başlarda çok fazla bunu sorgulanmıyoruz. Fakat zamanla oradaki anlamsızca büyüme çabasını gördükçe yabancılaşıyorsunuz. Her şeye rağmen; çevreye rağmen, insana rağmen büyümenin doğru olmadığını anlıyorsunuz. Günümüzde de artık bunun adına sürdürülebilirlik deniyor. Bunun adı da kondu. Biraz daha dile getirilmeye başlandı. Fakat yine hala bunun gereğinin yapılmadığını da görüyorsunuz. Eski çalışma mantığıyla veya işlerin eskiden yürüdüğü şekliyle yürümesini isteyen statükocu bir zihniyetin var. Sanayi devriminden sonra mallar üretilmiş ve onlar çok da sorgulanmadan satılmış. Şimdi artık çeşitlilik arttıkça çözümler, farklı çözümler oldukça insanların beklentileri de yukarı çıkıyor. Dolayısıyla artık insanlar suboptimal mi demek lazım, yeteri kadar iyi olmayan çözümleri kabul etmek istemiyorlar ve bunun farkına vardığınız zaman yaptığınız işi sorgulamaya başlıyorsunuz. Dolayısıyla bende de bu iş zamanla ortaya çıktı. İşin tasarım odaklı düşünme tarafını keşfetmeme yarayan şeylerden bir tanesi de kültürün çok önemli olduğunu anladım. Yani bir şekilde şirket ne ürettiğiyle, ne sattığından bağımsız olarak aslında kendi kültürünü bir şekilde pazarlıyor. Bunun farkına vardım. Yani istediğiniz kadar biz şöyle bir şirketiz, böyle bir aileyiz deyin.  Ondan farklı bir şekilde davrandığınız zaman bu artık fark ediliyor. Dolayısıyla kültürün de önemini kavrayınca; tasarım odaklı düşünme kültürü önceleyen, insanı önceleyen bir yaklaşım olduğu için de buraya doğru evrildim diyebilirim.

Yani sizin için bir şirket ya da çalışanın ileri gidebilmesinin yolu tasarım odaklı düşünmekten mi geçiyor?

Kesinlikle. Hem de bunu şirketin özendirmesi lazım. Yani şirketin kendi iş yapış şekillerini sürekli geliştirmeye açık olması lazım. İnsanlara bunun için bir alan tanıması lazım. Genelde bizde şirketler yeni bir şey denemek konusunda isteksiz oluyorlar. Bunu bir risk olarak görüyorlar. Ama aynı işi yapmaya devam eden insanlarda motivasyon da düşüyor. Yani sürekli oradaki bu engagement denen işte insanların daha gönülden çalışmalarını sağlayan şey, yani onlara bir alan açılması, alan tanınmasına ihtiyaç var. Ben şöyle bir değer ortaya koydum, benden istenenden farklı bir şey yaptım veya bunu kendimi ifade edecek şekilde yaptım demek istiyorlar. Bunu dedikleri sürece şirketler bundan hem kar elde ediyorlar hem de büyüyorlar. Dolayısıyla bu iki taraflı bir şey yani. Hem şirket için finansal olarak gerekli değer yaratmak, sürdürülebilir olmak için. Hem de insanlar için de gerekli. Çünkü insanlara bir şekilde sadece ne yapmaları gerektiğini söyleyerek onları çalıştıramıyorsunuz. Yarın öbür gün belki robotlar bu işi alınca olabilir. Ancak insanlar var olduğu sürece bir anlam arayışındalar. Bir anlam bulmak istiyorlar yaptıkları işte. Bu anlamda ancak bir değer yaratarak onun tabii nasıl olacağı kişiye bağlı ama ancak bu şekilde sağlanabiliyor. 

Tasarım odaklı düşünmek sizce tam olarak nedir ve neden önemli?

Tasarım biraz böyle büyük bir laf. Ben hiç bir şey tasarlamadım ki gibi bir algı oluyor, yaklaşım oluyor. Aslında herkes bir tasarımcı. Yani sabah kalkıyorsunuz o gününüzü tasarlıyorsunuz. Ne yapacağınızı, nereden nereye nasıl gideceğinizi planlıyorsunuz. Dolayısıyla herkes bir şeyin tasarımını yapıyor. Bir sorun çözmeye çalışıyoruz. Yani bir tasarımcı da aynı şekilde eline yeni bir cihaz aldığı zaman ben bunu nasıl iyileştirebilirim, burada ne çalışmıyor diye düşünüyor.  Çok klasik bir örnektir; ayakkabıyı kullanmak için çekecek ihtiyacımız varsa o ayakkabıda sorun vardır. Yani o ayakkabıyı bir şekilde çekeceksiz de giyebilmeniz lazım. Bu bir sorundur. Tasarımcı bunu çözmeye çalışır. Aynı şekilde şişeyi açmak için bir açacağa ihtiyacınız varsa, bu da bir sorundur. Ne yaptılar? İşte çevir aç kapak var. Onu rahatça açabiliyorsunuz. Tasarım sadece bir ürün ya da hizmet ile kısıtlı değil. Her alanda bir şey tasarlayabilirsiniz. Bir süreç tasarımı yapabilirsiniz, bir deneyim tasarımı yapabilirsiniz. Dolayısıyla kendi hayatımızı iyileştirmek için bir tasarıma ihtiyacımız var. Tasarım yapmamız gerekiyor. Tasarımda bir şeyleri değiştirmemiz gerekiyor. Bunun için de sorunlara daha odaklı olmamız lazım. Yani bu kendi sorunumuzsa zaten biliyoruzdur. Genelde kendi yaşadığımız bir şeyi çözmeye çalışıyoruz ama çoğunlukla başkaları için de uğraşıyoruz. Dolayısıyla o kişilerin perspektifini anlamak gerekli. Empati de o yüzden önemli. Yani orada o insanları anlayarak, onların ne tür endişeleri olduğunu, ne tür beklentileri olduğunu, ne tür arzuları, karşılanmamış ihtiyaçları olduğunu anlamak gerekiyor. Bütün bu süreç aslında her şeye uygulanabilir. Yani o yüzden biz her şeyi tasarlıyoruz. Bunu yaparken de sadece, dikkat etmemiz gereken şey kendi varsayımlarımız değil karşı tarafın gerçekten görülebilir ihtiyaçlarıyla hareket edebilmek.

Küresel ve ulusal çapta büyük ölçekli şirketlerde sizin gibi düşünen insanlara gerekli değerin verildiğini düşünüyor musunuz?

Bu çok provokatif bir soru oldu. Düşünmüyorum diyeceğim. Evet bence yeteri kadar önem verilmiyor. Çünkü dediğim gibi statüko çok güçlü. Yani şirketler bildikleri şekilde çalışmaya gayret ediyorlar. Evden çalışma mesela. Bazı şirketler diyor ki ben çalışanımı masasında göreceğim. Dünyanın en ileri görüş insanı bile, Elon Musk bile böyle söylüyor. Yani bu statükoya yapışmak. Sonuçta işi yapmanın tek yolu ofislerdedir diye bir algı var. Herkes evinden kalkacak, sabah ofisine gelecek. Aslında gerçekten böyle olmak zorunda olmadığını pandemide görmüş olduk. Yani bunu yaşayarak öğrendik. Buna itiraz eden insanlar istenmeyen insanlar oluyor. Fakat bu, herkese uyan çözüm yaklaşımının yanlış olduğunu bir kere kabul etmemiz gerekiyor. Yani herkesin farklı çalışma şekilleri motivasyonları var. Hepsini bir kabul etmek doğru değil. Aynısı eğitim için de geçerli. Nasıl herkesi sınıfa sokuyoruz, o sınıfta bir şey öğretiyoruz. Bu da yanlış. Buna isyan eden çocuklar da oluyor. Meşhur  karikatürdeki gibi. Şu ağaca çıkacaksınız diyorlar. Maymun seviniyor ama balığın yapacağı bir şey yok. Yani bunu hep yaşıyoruz. Bu itirazı yapan insanları dinlemek lazım aslında. İşlerin böyle yürümemesi lazım, işlerin daha insan odaklı olması lazım diyen insanlar dinlenmek zorunda. Gelecek de giderek zaten bu yöne doğru gidiyor. Bir serbestlik, esneklik tanınması lazım. İnsanların bir olmadığını, herkesin aynı olmadığını kabul etmek lazım. O yüzden bütün bu üretim hattı gibi, herkesi bir kalıba, standarta sokmaya çalışmaktan vazgeçmek lazım. Bundan vazgeçildiği noktada zaten herkes kendini ifade edebilecek. Dolayısıyla benim gibi çıkıntılar da kendilerine bence yer bulacaklar. Bu şekilde değer üretmek mümkün. Bunu bulmamız gerekiyor. 

Var olmanın zorlaştığı günümüzde iyi nasıl kalabiliriz?

Bahsettiğimiz gibi yani her şey bir kalıba sokulmaya çalışılıyor. Bir sınıflandırmaya maruz kalıyor. Herkesin yaptığı şeyleri yapmak istiyoruz. Instagram kullanmıyorsan mesela “Nasıl yok?” sorularına maruz kalıyorsun. Herkes böyle, kusurmuş gibi bakıyor. Özgün olmak zorlaşıyor. Ama bir yandan da imkanlar artıyor. Yani insanların kendilerini ifade etmeleri için aslında eskiden bir gazete veya televizyona çıkması gerekliyken, şimdi yeteri kadar ilginç ve yeteri kadar insanların ihtiyaçlarını karşılayan şeyler yapıyorsa herkes kendisine bir televizyon kanalı yaratabiliyor. Aslında yine az önceki konuya geliyoruz. Yani farklı insanlar kendi farklılıklarını ve üstün yanlarını en iyi şekilde ifade edebilecekleri yollar bulabilirlerse bu baskı da ortadan kalkmış oluyor. Yani farklı olan bir kişi yeteri kadar destek görüyorsa neden farklı olduğunu artık sorgulamıyorsunuz. Lady Gaga'nın neden öyle giyindiği artık kimseye garip gelmiyor. Aksine özenilen bir şey haline geliyor. Tabii bu kolay değil bunu yapması da kolay değil ve bazı insanlarda hakikaten sürüden ayrılmaya hazır da değil. Herkes de sürüden ayrılmak zorunda değil. Bazı insanlar da sürüde mutlu oluyor. Ama zaten bu rahatsızlığı hisseden insanlarda ayrılma potansiyeli oluyor. Onların ayrılması gerekiyor. Yani onların kendisine ket vurmaması gerekiyor. Maslow’un söylediği gibi kendinizi bilerek, bilinçli bir şekilde yapmak istediğinizden alıkoyarsanız, hayatınız boyunca mutsuz olmaya mahkumsunuz. Yani içinizde bir potansiyel var, bir şey yapmak istiyorsunuz ve onu yapmıyorsanız bu sizi her zaman için rahatsız edecek ve her zaman mutsuzluk kaynağınız olacak. En iyisi bunu denemeniz ve denedim demeniz. Bunun acısı hiç denememiş olmaktan çok çok daha az. Dolayısıyla ben de bu herkese bunu tavsiye ediyorum. 

Yaratıcılık sonradan kazanılabilir bir şey mi?

Bunu herhalde bilmeden sordunuz ama ben bunu hep eğitimlerimde kullanıyorum. Evet şöyle çok kısa hikayesini anlatayım. Amerikalılar uzay savaşında Rusların gerisinde kalırlar.   Amerikalılar’ın gururlarında bir yara açılmış olur. NASA bir program başlatır. Apollo programı. Kennedy, bu on yılın sonuna kadar Ay'a insan göndereceğiz bunu da zor olduğu için yapacağız kolay olduğu için değil der. Alkış kıyamet. Çok büyük bütçe ayrılıyor. Acayip büyük bütçeler. Fakat NASA daha on beş dakika geçirmiş uzayda. Yer çekimsiz ortamda beyne kan gidecek mi? Astronot düşünebilecek mi? Bunları bile bilmiyorlar yani. Bir çok bilinmeyen konu var. Denir ki NASA Ay'a insan indirmek için on bin tane sorun çözmek zorunda kaldı ve bunun beş bin tanesini projeye başladıklarını bilmiyorlardı. Yani beş bin tane de sorun yolda çıkmış. Bu güçlüğün farkındalar ve  bunun için bir üniversitede  ıraksak düşünmeyi ölçen bir test yapıyorlar. Iraksak düşünme yani, bağımsız gibi görünen konular arasında bir bağlantı kurma yaratıcılığın tanımı. Test yıllar içerisinde başarılı oluyor. Amerikalılar Ay'a iniyorlar. Öyle biliyoruz ve inanıyoruz. Araştırmacılar diyor ki acaba bu yaratıcılık doğuştan gelen bir şey mi yoksa zamanla mı oluyor? Bu testi alıyorlar, çok basit bir hale getiriyorlar. Görsel de bir test zaten. üç ila beş yaş arasında 1200 tane çocuğa bu yaratıcılık testini yapıyorlar. Yüzde doksan sekizi çocukların yaratıcı çıkıyor. Yani biz doğduğumuzda yüzde doksan sekiz dahillik seviyesinde yaratıcı. Ve sonrasında milyonlarca yetişkine yapılıyor. Sonuç yüzde iki. Yani yüzde ikisi ancak toplumdaki insanların dahi seviyesinde yaratıcı oldukları söyleniyor. Ne oluyor? İlk başta okula gidiyorlar zaten. En büyük darbeyi orada alıyorlar. Yani sekiz on üç yaş arasındaki çocuklarda yüzde otuza düşüyor bu oran . Çünkü çocuklar o tornaya giriyorlar. Yani herkes tek tipleştiriliyor. Aykırı soru sorması istenmiyor. Sonrada büyüdükçe yavaş yavaş sosyal baskıyı hissediyorlar. Arkadaşlarıyla uyumlanma baskısı. Daha da büyüdükleri zaman şirkette patronun gözüne batmamak istiyorlar. Ya da birçok sebepten hata yapmak istemiyorlar. Bisiklet mesela. Çocukken öğrenmek çok rahat. Çünkü bisikletten düşmekten kimse gocunmaz çocukken ama bir büyük olarak bisikletten düşmek istemeyiz. Dolayısıyla yaratıcılık herkeste olan bir şey ve öldürmememiz gerek. Uzun lafın kısası, bunu korumak için de işte o meraklı zihniyete sahip olmak lazım ve sorgulamak lazım. Hata yapmaktan korkmamak lazım. Hata yapmanın tabii ki bizi öldürmeyecek hataların bizi güçlendireceğini bilerek oradan bir şeyler öğreneceğimizi, cebimize bir şeyler koyacağımızı bilmemiz lazım. Herkes bizi seyrediyor algısından kurtulmamız lazım. Kimsenin umurunda değiliz. Biz kendimizi var etmeye çalışıyoruz. Kendimizi değerli kılmaya çalışıyoruz. Kendi hayatımıza bir değer katmaya çalışıyoruz. Anlam katmaya çalışıyoruz. Bu sadece bizi ilgilendiriyor. O yüzden bundan hiç korkmamak lazım ve yaratıcılığı da yaşamak lazım. 

Kısaca Innolabz’den bahseder misiniz?

Innolabz’i kurduğum zaman, ismini inovasyonla laboratuvarın kısaltmasından üretmiştim. Burada değer yaratmanın ve tasarım odaklı düşünmenin formülünü kullandım. Burada buna hizmet edecek her şeyi yaptığımı söyleyebilirim. Yani bu konuda eğitim vermek olabilir, atölyeler düzenlemek olabilir, danışmanlık olabilir, mentorluk olabilir. Burası aslında sadece inovasyonla da sınırlı değil. Herhangi bir sorun çözmek için öncelikle o sorun üzerinde bir anlaşma sağlamamız gerekiyor. Yani genelde hep karşılaştığımız şey şirketlerde de bir konuya, bir soruna herkesin farklı bir çözümü oluyor. Bir kere zaten çözüm odaklı gidiyor süreç. Elinde çekiç olan her şeyi çivi olarak görür. Ve herkesin elinde bir şey var ve onu kullanmaya çalışıyor. Bir kere onu anlamak önemli. Yani bir bir şirkette çalıştığım zaman konuya herkesin bakış açısını da hesaba katarak bakmaya çalışıyoruz. Arkasından  sorunun üzerine eğiliyoruz. Orada da sorunu kim için çözüyorsak o kişinin perspektifini anlamaya çalışıyoruz. Ve orada da yine birtakım işte yaratıcı düşünme tekniklerinden faydalanıyoruz ve soruna dahil olan herkesin işin içine katıyoruz. O işe kim taş koyacaksa onun orada olması gerekiyor bir iş çözmek için. Bir avukat taş koycaksa o da en başından beri orada olacak. Bunun olmasını sağlamaya çalışıyorum. Ben oradaki yani sorunu çözmek için bir kolaylaştırıcılık yapmaya çalışıyorum. Sadece oradaki gerekli unsurların bir arada ve uyumlu bir şekilde çalışmasını sağlamaya çalışıyorum. Innolabz’de yaptığım bu aslında.

Sizin için bundan sonraki adım ne? Yani ne yapmak istiyorsunuz? Ne umuyorsunuz?

Bunu düşünmediğim bir gün bile olmuyor. Hakikaten ben ne için çabalıyorum? Tabii ki bir gayem var. Ama sürekli ben nerede iyiyim, neyi iyi yapabiliyorum, dünyanın neye ihtiyacı var, neden para kazanırım gibi  sorular dönüyor sürekli kafamda. Ama ben dönüp dolaşıp hep aynı noktaya geliyorum. Beş, on sene sonra farklı olabilira ama şu anda ben kendimi bir rehber olarak görüyorum aslında. Rehberlik yaptığımı düşünüyorum. Bu bir şirkete çözüme rehberlik olabilir. Bireylere kendilerini keşfetmeleri için bir rehberlik olabilir. topluluklar, Kafa dengi, alçak gönüllü ve birbirlerinin gelişimine destek vererek ancak kendilerinin de gelişebileceklerine inanan insanlarla topluluk oluşturmaya çalışıyorum ve açıkçası sırf bunu yaparak yaşamımı sürdürmeyi tercih ederim ama bu Türkiye'de çok da olası bir şey değil. Yurt dışında bu tarz topluluk oluşturup da bundan geçimini sağlayan, insanlara danışmanlık yapan insanlara çok özeniyorum açıkçası yani. Ben açıkçası şirketler yerine kişilerle çalışmayı tercih ederim. Daha yorucu olsa bile daha ödüllendirici olduğunu düşünüyorum. İnsani bir bağ kuruyorsunuz. Şirketle sonuçta işin işi gibi oluyor. Öbür türlü bir arkadaş, abi gibi de oluyorsunuz. Onu seviyorum. bilmiyorum onu ne kadar yapabileceğim ama giderek öyle bir ekosistem kurmayı hayal ediyorum öyle söyleyeyim. 

Değer yaratmanın formülünü bulduğunuzu düşünüyorsunuz, onun değişebilir elementleri var mı yoksa sizin için tamamlandı mı?

Ara sıra bunu düşünüyorum ve düşündükçe de her defasında ya iyi ne iyi düşünmüşüm böyle hiçbir şey de dışında kalmamış derken buluyorum kendimi. Şimdiye kadar keşke şunu da şuraya ekleseymişim dediğim olmadı. Bazen tanımları esnetiyorum ve genişletiyorum. Yani bazılarının içine koyuyorum mesela dışarda kaldığını düşündüğüm şeyleri. Meraklı olmanın içine birçok şey giriyor mesela. Meraklı olmak varlığını sorgulamak, sorgulama becerisi, soru sormayı kapsıyor aslında. Dolayısıyla öyle düşünerek hemen hemen her şeyi içine kattığını düşünüyorum. Bunları yaptığınız sürece yani; farklı uzmanlıkları olan insanlar olarak bir araya geldiğimiz, birtakım şeyleri sorguladığımız, olumlu baktığımız ve iş birliği yaptığımız, hakikaten kapsayıcı olduğumuz ve kimseyi dışarıda bırakmadığımız ve eyleme geçtiğimiz noktada hakikaten çözemeyeceğimiz bir şey yokmuş gibi geliyor, bilmiyorum. Dinleyenler ve okuyanlar bir katkıda bulunurlarsa çok sevinirim ben. Altıncı elementi de belki bulabiliriz. Bu bilimde sınır yok.